(awesome-pictures gönderdi)

(Kaynak: tastefullyoffensive, madmia gönderdi)

seriously enjoy life: HUMUS

seriouslyenjoy:

Saçları uçuşuyordu.

Bir hikayenin başında kahramanın uçuşan saçları neyi ifade ediyor olabilir?

A) Kahraman açık alandadır ve rüzgar esmektedir.
B) Kahraman motorsiklet üzerinde seyir etmektedir.
C) Kahraman uçurumdan aşşağı düşmektedir.
D) Hepsi.

Bu sorunun doğru cevabı D şıkkı….

seriouslyenjoy:

Take it seriously.

seriouslyenjoy:

Take it seriously.

Yaratıcı İlan Fikirleri: No Snore

Marka: No Snore Eczacıbaşı

Ürün Açıklaması: Horlama önleyici halka.

Kampanya: Horlama sesinin hayatımızı ne kadar etkiliyor olduğuna dair hazırladığım ilan metni fikirlerim:

- Son zamanlarda paylaştığımız tek diyalog, horlamasıyla ilgili sorunlardan ibaretti. No Snore kullanmaya başladığından beri aramızda hiç bir diyalog geçmedi.

- Meğerse, küçük köpeğimiz geceleri uluyormuş(!)

bi’ kısa hikaye.

KISKANÇLIK

Uyanır uyanmaz sevgilimin yanına gittim. Salondaki o koltukta uyuyakaldığı zamanlarda ona kıyamıyorum. Keşke yeterince gücüm olsa da kendisini uyandırmadan yatağımıza taşıyabilsem onu. Hala uyuyor olduğunu görünce, bu sefer hiç acımadan üzerine atıyorum kendimi. Bir panik uyanıyor tabii o da, bu hali beni çok güldürüyor! 

 

Birazcık sevgi budalalarını oynadıktan sonra o mutfağa gidiyor, ben de peşinden onu takip ediyorum. Telefonu çalıyor. Garip bir şekilde benden uzaklaşıyor o telefon çalınca. Odadaki hava soğuyor, bunu hissedebiliyordum. Bir gerginlik alıyor aniden ortamı. İstenmediğimin farkında olduğumdan, daha fazla diretmiyor ve odamıza gidip uzanıyorum. Kafamı dağıtmak, kötü şeyler düşünmemek istiyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Kulağıma kedi mırıltıları geliyor uzaklardan. Sinsi bir şekilde yaklaşıyor bir de. Mırrrrrr… Miyav… Mırrr… Tüylerim diken diken oluyor ki, açıyorum gözlerimi. Ses dışardan geliyor. Zemin katta oturuyor olmanın en kötü yanı bu sanırım, şimdi bu kedi gibi davetsiz misafirlerinin olması. Pencereye gidip o irite edici sesin kaynağı ile yüzleşiyorum. Evet, çirkin mi çirkin bir sokak kedisi, o pis bakışlarını penceremize dikmiş, belli ki sevgilimle odamızı kendine hedef belirlemiş. “Asla paylaşmam ben odamızı, hele ki senle, çirkin şey! Rüyanda görürsün!” diyerek camı iyice kapatıyorum. Niye bu kadar nefret ediyorum ki kedilerden? Ne zararı var bana da bu kadar kin doluyum? Sanırım insanların benimle ilgili dayatmaları yüzünden bu şekilde hissediyorum. Sanki kedi seversem hormonlarımda bir bozukluk varmış gibi duracak korkusunu yaşıyorum belki de içten içe. Güçsüz görünmeyi kim ister ki? Evet evet, bu içgüdüsel bir şey. Yoksa ben gayet dost canlısıyımdır…

 

Sevgilim hızlı adımlarla odamıza geliyor, bir an tüm neşem yerine gelse de bu malesef fazla süremiyor. O gergin ve soğuk havayı da beraberinde getiriyor çünkü odamıza. Hızlıca sağa sola bir çeki düzen veriyor, derken beni farkediyor ve odamızdan gönderiyor. “Sen salonda bekle” diyor bana, duygularımı hiçe sayıp. Onu hiç affetmeyeceğimi düşünerek salona ilerliyorum. Kapı çalıyor. Gelen bir kız. Sevgilimin yaşlarında. Arkadaşı sanıyordum ama değilmiş. Sevgilimin sabahtan beri koşturmasının, beni umursamazca kırmasının sebebi bu kızmış. Aldatılıyorum. Hemde göz göre göre. Buna izin veremem! Artık harekete geçmenin ve dişlerimi göstermenin vakti geldi sanırım. Kalkıyorum, sevgilim olacak adamın kızacağını bile bile kızın üstüne üstüne yürüyorum. Ve ona -gerçekten- dişlerimi gösteriyorum. Kız bir çığlık atıyor, sevgilim beni kovmaya çalışıyor, ben ise egomu tatmin etmeye, kıskançlığımı açıkça dile getirmeye, ve tüm ilgiyi üzerime çekmeye çalışıyorum. Burası benim evim. O benim sevgilim. Kız gitmiyor, aksine benim yaptıklarım onda ters etki yaratıyor, resmen sevgilimin kucağına atlamasıyla son buluyor savaşımız. Yine o kazanmış oluyor. Çok sinirleniyorum. Öyle ki, Odamıza gidip ortalığı darmadağın ediyorum, bununla da kalmayıp içlerinde resimlerimizin olduğu çerçeveleri deviriyorum. Yatak örtüsünü ısırarak yırtmaya çalışırken, aklıma gelen tüm küfürleri sıralıyorum, sevgilime bile saydırıyorum -Ama bu isyanlarım ağzımdan yalnızca şu sözcük olarak çıkıyor:

“Hav.”

 

LinaNiL

bi’ kısacık hikaye.

Kim Geliyormuş?

Ben şimşekten korkarım. 

Dün gece fırtına vardı. Fırtınaları sevmem. 

Her zamankinin aksine, ayıcığımın içimi ısıtan sıcak bakışıda yoktu, donuk bakıyordu. 

Üşütüyordu bu gece. 

Annemlerin arasında yattım bende. 

Uyandığımda annemle babam konuşuyordu… 

Biri geliyormuş. 

9 ay sonra. 

Ben misafirleri de sevmem! Adını Şimşek koysunlar. 

Bu da onlara ilk küskünlüğüm. 

-Gidelim ayıcık.

bi’ kısa hikaye.

  MERAK

  rain

 

Aman tanrım, o neydi öyle?! Şiddetli yağmur damlalarıyla flulaşan görüntüler tek tek gözümün önüne geliyor şimdi… Geldikçe netleşiyor, netleştikçe gözümde büyüyor; hatta öyle bir büyüyor ki, kadraja sığmayıp taşıyor, yine hiç bir şey anlayamadığımla kalıyorum. 

 


Hayır hayır, bu böyle olmayacak. iyisi mi ben gidip kendime bir kahve yapayım. Hem uyuyabileceğim de yok zaten şu saatten sonra. Birazcık kafeinden ne kaybederim? 


Şimdi her şeyi baştan alalım. Nasıl başlamıştı her şey? 


Sahildeki o küçük kafede oturmuş, yan masadakilerin sohbetine -istemeden değil, gayet merakla- kulak misafiri oluyordum. Öyle ya, onlar da beni davet edecek olsalar ancak bu kadar yüksek sesle konuşurlardı herhalde. Uzaktan bakıldığında, mum ışığında oturmuş romantik bir çift izlenimi yaratırken, akşamın o saatinde hararetli hararetli dedikodu yapıyorlardı halbuki. Mum ışığının kızıl yansımasından suratlarını tam seçemiyordum ama merak ta etmiyordum. Sadece konuyu yeterince duyabileyim yeterdi. 


“Sanki o perdesinin arkasındaki gölgesine hayran olduğum, her gün deli gibi camın önünde beklediğim o narin güzel komşum değildi o” diyordu delikanlı. Kızın meraklı sorularının kontrolünde sürüyordu dialog:


-Ne yani, sen bu zamana kadar hiç mi bir şey anlamamıştın?


-Hayır, insan aşık olunca gözleri görse adı aşk olmaz ki zaten.


-Ama bu çok saçma! Kadının ses tonunda bile var bir acaiplik, bakışları bile korkunç. İnsanın içine kurt düşer en azından… Peki o gün, olayı senden başka gören olmadı mı?


-Olmadı… Olsa zaten komşum hapiste olurdu şu anda. Ama gayet elini kolunu sallaya sallaya hayatını yaşamaya devam ediyor… 


-Şikayetçi olsaydın ya! Şimdi en az sen de onun kadar suçlusun.


-Ne alakası var canım! Ben sadece olayın şahidi olan bir yabancıyım… Ne anlamı var ki gördüklerimi anlatmamın? Başıma bela mı alayım bu yaştan sonra bir de?


-Neyse sen anlatsana şu olayı bi’!


Kızın bu cümlesinden sonra daha bir kulak kabarttığım konuşmanın o çok merak ettiğim kısmını dinledikçe içimde fırtınalar kopuyordu adeta. Başımdan aşşağı inen kaynar sular gerçekten bedenimi uyuşturmuş olacak ki, hafifçe çiseleyen yağmurun bacaklarımı ıslatmaya başladığını hissedememiştim. Adam sesini alçaltarak anlatmaya başladı:


-Evine sürekli gelip giden bir adam vardı. Hep yerinde olmanın hayallerini kurardım. O kadına sahip olmak… Neyse. Iyki de yerinde değilmişim! Geçen gece yine camın önünde otururken adamın karşı apartmana girdiğini gördüm. Sevgilisine gelmişti. Yine perde-arkası sansürüyle seçebildiğim kadarına şahit oldum romantik akşamlarının. Bir süre sonra aslında hiç de romantik olmadığını anladım. Kavga ediyorlardı. Çok sert bir kavga. Havada saksı, kumanda, ayakkabı- ne varsa uçuşuyordu. Adam kadının üstüne üstüne yürüyordu, Kadın onu itiyordu sürekli. Sesleri meraktan hafifçe araladığım pencerenin içerisinden benim evime kadar geliyordu adeta. Meğer olayları net görmemi engelleyen o perdenin örttüğü pencere de açıkmış… Perdeyi delercesine geçti adam içinden… Sonrası yerçekimine yenik düşmüş bir ceset, uçuşan bir perde, garip bir sessizlik ve soğuk bir terleme… Bakma, hala olayın şokunu atlatabilmiş değilim ben de. Ellerim titriyor baksana…


Adam cümlesini bitirdiği sırada, ben nasıl donuk bir ifade takınmışsam farkında olmadan, kendisiyle göz göze gelmiş bulunduk. O bana baktı, ben ona bakarken tıpkı korku filmlerindeki efekt misali şimşek çaktı, böylece dakikalardır karanlıkta seçilemeyen yüzlerimiz aydınlandı: Ben onu tanıyordum artık. O beni biraz önce karşısındakine anlattığı olayın baş kahramanı olarak zaten tanıyordu. 


Kalktım, onları az önce yaşadıkları şokun etkisiyle orada öylece bıraktım, tek kelime etmeden uzaklaştım mekandan. Evimin yolunu tutmuşken yağmur iyice bastırmıştı artık, saçlarıma düşen her damla bana o geceyi saniyesi saniyesine yeniden yaşatıyordu… Evet hatırlıyordum… insanın hayatından çıkarmak istediği gerçekler vardır ya? Hani psikolojik bir tepkidir, böylesi kötü anıların hafızandan silinmesi. Ben aynen onu yaşamıştım herhalde, ama artık çok geçti. Artık tüm gerçeklerle yüzleşme vaktiydi. Her şey bir yana, ellerime baktığım zaman bile onu aşşağı ittiğim anı bire bir yaşıyordum resmen. 


Yağmur çok fazla şimdi… Tek istediğim hafızamı yıkaması…


LinaNiL

Wait For Me, Miami Ad School!

Youtube Love

Mad Men

Her şeyi maksimumda yaşamayı severim. Ya hep ya hiç, şimdi ya da asla, taban yada tavan benim vazgeçilmez mottolarımdandır. Reklamcılığa da bu yüzden böylesine tutkuluyum belki. 

Mad Men…

Reklamcılığın o ilk kıvılcım zamanları, o 60’lı yılların New York’u, kostümler, müzikler, jenerik, oyuncular, mimikler, değişimin mükemmelliği, detaylar, detaylar, detaylar… 

Mad Men, gelmiş geçmiş en başarılı dizi bence.

Her şeyiyle.

Bir bütün olarak ”mükemmel” diyebileceğim o konsepti başka hiç bir dizide bulabileceğime de inanmam. 

İşte bu video, dizinin karakterlerini, konusunu, tarzını, yaklaşımını ve modunu tamamen kendine ait o “bütün” konseptine adapte etmiş. Hem de, karakterlerden hiç birini görme gereği duymuyorsunuz izlerken, kendilerini tanımak için birebir gösterme gereği duymayacak kadar kendine güvenli, müziğiyle, grafiğiyle, özellikle de tipografisiyle hayranlığımı ikiye katlayan video bu!

Acaba ben reklam dünyasına kendimi çok kaptırdım diye mi bu kadar beğendim bu videoyu?

Ya da diziyi sevdiğimden, karakterleri tanıdığımdan mı?

Şarkıda geçen o anlamlı sözlerin, diziden parça parça repliklerle harmanlanmasından mı? 

Yoksa diziyi hiç izlememiş birine izlettiğimde bile, nerdeyse dizinin özetini okumuş kadar bilgi sahibi olması mı, bu kadar dahiyane gelen bana?

Ya da dizinin bu güne kadar topladığı ödüller mi, her türlü “kaliteli” imajını gözümde sabit tutan bu kadar? O yüzden mi beni böylesine heyecanlandırıyor bu video?

60’ların reklamcılık anlayışını çok net bir şekilde özetleyişi mi bu kadar etkileyici?

Bunların hepsi ve daha fazlasını bana hissettirmesi bence.

Evet.

Bu reklam sayesinde youtube’daki bir çok benzeri video’dan etkilenmez oldum. 

Beklentiyi yüksek tutuyorum biliyorum, ama hayal kırıklığına da uğramayacaksınız izleyince eminim. 

Hadi iyi seyirler!

LinaNiLand'e gittin mi hiç?

Dünyama hoşgeldin ziyaretçi.

Haydi çekinme, gir içeri.  O ayakkabılarla rahatsan da hiç çıkarma, rahat etmen çok önemli burada. Hani herkesin kendine ait bir hayal dünyası vardır ya? İşte burası da benim, yani LinaNiL’inkisi. Burası benim kafamdakilerin dünyası. Olaylara ve kalıplaşmış düşüncelere, kısacası kendi gözlemlediğim dünyaya baktığım yeri, kelimelerle şekillendirdiğim yer burası. İstediğin gibi takılabilirsin LinaNiLand’de. Sağda solda gezebilir, hayatın gerçekleriyle aniden yüzleşebilir, hayal dünyanın sınırlarını zorlayabilir, ya da sadece pastel renklerin arasında kaybolup gidebilirsin. Ben kendimi bildim bileli bu dünyada yaşıyorum. Ha, dışına çıkmadım mı? Tabii ki çıktım.  Ama kendimi eniyi hissettiğim yeri sorsanız kesinlikle LinaNiLand derim. Çünkü insan nerede rahat hissediyorsa kendini,  en çok orada mutludur… Evim güzel evim! O yüzden diyorum ya, çıkarma sen hiç ayakkabılarını.  Hatta çamurlarda yuvarlan, öyle gel buraya mümkünse. Çünkü LinaNiLand, nasıl görmek istiyorsan öyle görebilme yeri.

Yaratıcı Marka Çözümleri: RedBull

Istanbul bilgi universitesi ogrencileryle Advision Agency olarak hazirladigimiz Redbull sunumu

Yaratıcı Marka Çözümleri: IKEA

Istanbul Bilgi Universitesi ogrencileri olarak IKEA icin geliştirdigimiz fikirler.

Yaratıcı Ürün Fikri: Restaurant/Cafe

Odada Restaurant & Cafe

Odada düşünün.

Arkadaşlarınla evde pinekliyorsun. Saatler ilerledikçe midende oluşan boşluk hissi giderek artıyor, artıyor… Ve sonunda karndan gelen gurultu sesi artık harekete geçme vakti olduğunu isyan edercesine yüzüne vuruyor. Şimdi kalkacaksın da, mutfağa gideceksin de, yemek hazırlayacaksın da… Arkadaşın hemen olaya çözüm getiriyor: 

-Bir restorana falan gidelim haydi!

Ama sen hiç ev modundan çıkmak, trafiğe girmek, kısacası rahatını bozmak ta istemiyorsun. Yoo, hiç te fazla şey istemiyorsun!

 

Şimdi boğazda, büyük bir yalıda oturduğunu düşün. Şehrin kalabalığından uzak, sessiz, sakin ve huzurlu salonunda, dostlarınla oturuyorsun. Romantik boğaz manzarası karşında, denizin dalga sesleri kulağınızda… Hafif bir müzik, en rahat olduğunuz yerde, en sıcak paylaşımların ortasında, en huzurlu olduğun koltuğa sinmiş, mayışmışsın. O an keyifli sohbetini bölebilecek tek bir şey var: karnının gurultusu. Ama öyle rahatsın, öyle keyfin tavan yapmış halde ki, kalkıp mutfağa gitmeye, yiyecek bir şeyler ikram etmeye öyle üşeniyorsun ki!

Düşün… 

Bu sefer çözümün hiç o kadar komplike değil. Hemen kumandanın yanında duran servis çanını kavrayıp, hafifçe sallıyorsun. Sese gelen evin yardımcısı, amerikan filmlerini aratmayacak bir servis sunuyor önünüze ve sizi kusursuz ortamınızla başbaşa bırakmak üzere bir sonraki zil sesine kadar odayı terk ediyor. 

Şimdi de, bunların HAYAL OLMADIĞINI DÜŞÜN!

Nedir? 

İstanbul Boğaz’ının ortasında, içinde farklı farklı konseptlerde bir sürü odası olan, kendine has bir adayı kaplayan, müşterilerine ev rahatlığı ve komforu sunan kocaman havuzlu bir malikane konseptindeki restaurant & cafe. 

 

Kim gider? 

“Her zaman Boğaz’da bir yalıda yaşamak istemişimdir… İstanbul’da yaşayıp o keyfi, lüksü ve huzuru tatmak kim istemez ki!” Diye düşünüp hayallere dalabilen 7’den 70’e herkes Odada’nın hedef kitlesidir. İster kanı kaynayan bir genç olun, gürültülü bir gece kulübünden sakinleşmek ve ayılmak üzere bir kahve içmeye gidin. İster emekliye ayrılmış, eşiyle kahve içip klasik müzik eşliğinde gazete okumakla gününü geçiren sakin biri olun, aynı gazeteyi farklı bir ev ortamında, fondaki dalga sesleri ile daha keyifli okuyun! 

Odada; birbirinden farklı 15 yaşam tarzına uyum sağlayacak 15 farklı konseptteki odası ile, bir kahve/çay içip sohbet etmek isteyen, veya “bu gün değişik bir yerde yemek yemek isteyen”, veya sadece Boğaz’ın keyfini tam yerinde yaşamak isteyen herkese kapıları açtı! 

Herhangi bir restaurantta yemek üzere rezervasyon yapmak yerine, malikane komforunda bir oda rezervasyonu yapmak için Odada bekliyorum.

 

Niye gider?

Çok acıkmışlar doymaya, 

Çok yemişler bi’ kahveye,

Çok sıkı dostlar dertleşmeye,

Çok sıkılmışlar soluk almaya,

Çok bilmişler şaşırmaya,

Çok görmüşler lüküs hayata,

Çok entellektüeller gazete okumaya,

Çok evciller odada’n çıkmamaya,

Çok gerginler sükuneti bulmaya,

Çok özel günlerinde bayanlar tatlı yemeye,

Çok sosyal ev kadınları altın günü yapmaya,

Çok uyanıklar parti/davet vermeye

Bu adayı seçer, bu Odada toplanırlar!

Nasıl ulaşılır?

Odada buluşabilmemiz için, yarım saatte  bir Kuruçeşme iskelesinden kalkan, mekanın evimsi sıcaklığını binildiği andan itibaren hissettiren özel teknemiz ile sizi alıyoruz ve geçici evinizde, seçtiğiniz odada buluşuyoruz!

İç Mekan & Personel:

Dış Mekan & Ulaşım:

Menu:

Flyer ön:

Flyer Arka:

Advision Agency

Advision Logo

istanbul bilgi universitesi reklamcilik bolumu 4. sinif ogrencileri olarak olusturdugumuz reklam ajansı.

VIZYON

AdVision olarak biz;

Yarattığınız ürünü, markalaştırma aşamasında kimlik kazandırıp, farklılaşmasını sağlayarak,“markanızın yönetimini” yaparız. Tüketiciyi anlar, onların beklentileri ve ihtiyaçları doğrultusunda mesajlarımızı en net ve doğru şekilde kurgulayarak, markanıza talep yaratırız. Size ve pazara ait değerli bilgileri ve ihtiyaçlarınızı kendimizde saklar, stratejik ya da taktiksel adımları sizin için belirler ve hayata geçiririz. Çarpıcı bir reklam ile de farklılık sağlar, marka bağımlısı tüketiciler yaratırız. Bir adım ilerisinde, tüketicinin “markanızın elçisi” haline gelmesini sağlarız.

MISYON

Kısaca biz…

Müşterimizi dinler, anlar, düşünür ve kreatif ve stratejik çözümler yaratarak, hiç bitmeyen bir enerjiyle markanız için çalışırız.

Markanıza “değer yaratır”, var olan değerini maksimize eder, gerçek bir “marka” olmasını sağlarız.

Tüketicinin “akıllı” olduğunu kabul eder, onu gerçekten ikna edecek bir yoldan iletişim kurgularız. 

Markanıza “yoğun bakım” yapar, markanızla ilgili “gerçekleri” tüketiciye, onların en anladığı dille anlatır, ihtiyaç olarak algılamasını hedefleriz.

(Kaynak: facebook.com)